ST. PETERSBURG
Lise yıllarımdı sanırım Dostoyoveski’nin Beyaz Gecelerini okuduğumda, insan ruh halinin insan üstü anlatımı bu haleti ruhiyelerin bulunduğu St Petersburg şehrini merak etmeme yetmişti, oysaki şehir betimlemeleri üzerine kurulu değildi okuduklarım. Hemen, açıp kapamaktan kenarları kıvrılmış, kapağı yok olmuş Büyük Coğrafya Atlasıma koştum, şehrin nerede olduğunu görmeden rahat edemezdim. SSCB’de bir yerlerde olduğundan emindim, yazar oralıydı cünkü, ama bulamadım haritada. Fonda ev ahalisinin kafasını şişirdiğim Scorpions’un konser albümü çalıyordu bir yandan “Live in Leningad”. Bari Leningrad’ı bulmalıydı açmışken Atlas’ı. Onu bulmak kolay oldu, hem de o da SSCB’de idi. Demek ki Petersburg masaldı Leningrad gerçek. 1991’de sosyalizme veda edilip Leningrad St Petersburg oluncaya kadar taşlar yerine oturmamıştı. Sonra nedense sevinmiştim Dostoyevski’nin şehrinin gerçekten var olduğunu öğrendiğim için.
Tam 3 asır önce, Osmanlıların deyişi ile “Deli”, literatürde geçen adı ile “Büyük Petro” Venedik ziyaretinde şehirden çok etkilenir ve oradan daha iyi bir şehir inşa edip aynı zamanda Rusya’nın yüzünü batıya döndürmek ister. Batıdaki rönesans ve reform hareketlerinden etkilenen etkilenen Avrupa’nın en iyi mimar ve sanatçılarını getirerek “delice” ve “büyük” bir şehircilik projesine girişir. Baltık Denizi kıyısı ile Neva Nehri üzerindeki bataklıklar halindeki adalar üzerine bir şehir kurulacaktır. Çar bu projenin Rusya’nın geleneksel ağaç mimarisiyle yapılamayacağını anlar ve ülkedeki tüm yapıların ve evlerin inşaatlarını durdurarak taş işçilerini bölgeye çağırır. Ayrıca ülkenin bütün kısımlarında yaşayan köylülerin çalışmaya katılımını zorunlu kılar. Binlerce işci çalışmaya başlar, şehre her gelenin giriş yapabilmesi için yanında taş getirmesi zorunludur. İnanılmaz bir hızla kurulan kent, kısa zamanda nüfusunu katlar ve Avrupa’nın en kalabalık kentleriyle boy ölçüşür hale gelir. Büyük Petro’nun, bataklıklar üzerinde inşa ettirdiği, bu kent Çarlığın yeni başkenti olur, Moskova’nın taşralığına karşı şehirleşmenin ve modernizmi temsilcisi haline gelir.
1917 Devrimi’yle birlikte Bolşeviklerin sırtını kente dönüp hükümeti Moskova’ya taşımasıyla, ekonomik ve siyasi anlamda şehrin yıldızı söner. 30 Ağustos 1941’de başlayan ve tam 990 gün süren insanlık tarihinin en büyük dramlarından birinin yaşandığı, 1 milyon insanın açlık ve hastalıklardan hayatını kaybettiği Nazi kuşatması şehre büyük bir darbe vurur. Ekonomi ve sanayi çöker ta ki 90’larda başlayan serbest piyasa ekonomisiyle gelen değişim rüzgarları ile şehir kabuk değiştirip bugünkü görünümüne gelinceye kadar.
Şehirdeki yolculuğuma görkemli Hermitage Müzesi ile başlıyorum. Çar Petro, Fransa ziyareti sırasında gördüğü Versay’dan etkilenip, İtalyan mimar Rastirelli’ye bir benzerini yaptırıyor ve burayı kışlık saray olarak kullanıyor. 3 katlı müzeyi dolaşıp Da Vinci, Michelangelo, Rembrant, Van Gogh gibi Batılı santcıların yanısıra Rus sanatcıların eserlerini görebilmek için haritaya ihtiyaç duyuyorum. Koşturmaca halindeyim eserleri görebilmek için çünkü bitecek gibi değil burası. Zaten 4 saat sonunda da pes ediyorum, 46 bin metrekare müzeyi gezmek pek mümkün değil. Burada 1050 salon da yaklaşık 3 milyon eser bulunuyor. Üşenmedim hesapladım, her eserin önünde 30 saniye vakit geçirilse yaklasık 2.5 senede gezilebiliyor müze.
Şehir Finlandiya körfezine dökülen Neva nehri deltası üzerindeki 42 adanın üzerine kurulmuş. Adalar 539 adet köprü ile birbirine bağlanmış. Köprülerin gece ışıklandırılmış halleriyle açılış kapanış seromonilerini izlemekten çok keyifli. Gece Kuzey Buz Denizine açılan gemilerin kış aylarında bu geçitleri kullanma şansı pek olmuyormuş, zira bütün kanallar donuyormuş. Kanallarda dolaşan gezi teknelerinden birine atlıyorum. Kanallardan şehrin çarpıcı peyzajını ve etkileyici mimari yapısını daha net görüyorsunuz. Bütün olarak da kent, düzenli, planlı ve estetik şehirciliğin bir başyapıtı, bunu kanallar arasında yolculuk ederken daha net görüyorsunuz.. Tekne adalar arasında ara sıra kanallardan denize çıkarak ilerliyor, köprülerin altından geçiyor. St Petersburg’u kanallar ayırıyor, köprüler birleştiriyor.
Kent Kuzey kutbuna olan yakınlığından dolayı her yılın iki ayında beyaz geceleri yaşıyor. Mayıs aylarının ortalarından Temmuzun ortalarına kadar süren beyaz gecelerde güneş saat 03:00’da doğuyor ve 24:00’da batıyor. Ancak güneş battıktan sonrada uzun süre karanlık olmuyor. Sadece gece saat 01:30 ile 02:30 arasında hava hafifce kararıyor.Şehir beyaz gecelerde turist akınına uğruyor. Beyaz gecelerde şehir halkı da pek evine girmiyor. Gündüz yaşanan şehrin hareketliliği geç saatlere kadar devam ediyor bu zamanlarda.
Şehrin en büyük caddesi Nevski’de yürüken dikkatimi otostop yapanlar çekiyor. İnsanlar sürekli otostop işareti ile yoldan geçen araçlara biniyorlar. Daha sonra öğreniyorum ki arabası olanlar boş vakitlerinde taksi hizmeti veriyor. Bir diğer dikkat çekici ulaşım sistemi de metro sistemi, Dünyanın en derin metrosu 170 metre ile burada. Nevski boyunca gördüğüm tarihi binalar, katedraller, heykeller heyecan verici. Bu görkemin hemen arka sokağında ise, Nevski’den uzaklaştıkça binaların görkemi yerini Sovyet döneminin beton ve gösterişten uzak eski yapılarına bırakıyor. Kaya oluşum katmanlarından dünya tarihi ile bilgilere nasıl ulaşmak mümkünse, St Petersburg’da da merkezden dışarıya doğru uzanan sokaklardaki yapılardan 300 yıllık değişim ile ilgili ipuçlarına ulaşmak mümkün.
St Petersburg’da her yerde sanatın izlerini görmek mümkün. Günlük hayatınızda girdiğiniz herhangi bir cafede, restaurantda, marketde bile değerli tablolara veya heykellere rastlamanız olası. Ayrıca bu mekanlar dekore edilirken ciddi bir estetik kaygı göz önünde bulundurulmuş. İnsanlar her yerde kitap okuyorlar, sokakta yürürken bile okuyanlar var. Balenin doğduğu bu şehirde adım başı tiyatro, sinema, konser, opera ve bale salonlarına rastlıyorum. Petersburg’ta, Puşkin’in ölümüyle sonuçlanan düelloya gitmeden az önce son kahvesini yudumladığı, üzümlü kekini ısırdığı lokantaya bugün de gidiyorum. Burası Nikolay Gogol sokağı, sanatseverleri büyüleyen bir sokak. 13 numarada Çaykovski yaşamış. 10 numarada Gogol, “Taras Bulba” ve “Müfettiş”i yazmış. 23 numarada ise Dostoyevski, “Beyaz Geceler” ile “Netoçka Nezvanoya”yı kaleme almış. Bu sokaktan bir daire tutsak acaba bize de ilham gelir mi düşüncesi ile odama dönerken Dostoyevski’nin “Petersburg Düşleri”ndeki ifadelerini anımsıyorum. “Dondurucu bir Şubat akşamüstünde eve dönüyordum. Daha çok gençtim. Neva’ya geldiğimde bir an duraladım ve bu nehrin akıntısına dalıp gittim.....”
St Petersburg artık benim için okuduğum kitabın geçtiği mekandan başka anlamlar da içeriyor. Her şeyden önce Dostoyevski’nin şehrinin gerçekten var olduğunu kendi gözlerimle gördüm ve bu romatik şehir kitap kadar etkiledi beni, üstelik gecesi de beyazdı.
|