"sis dagindan vercanik dagina - dogu karadeniz"

 

SİS DAĞI’NDAN VERÇENİK DAĞI’NA

Doğu Karadeniz’e yapılan yayla turlarının birinin internetteki sayfasındaki ifade Karadeniz’e her gitmeye niyetlendiğimde aklıma gelir. Aşağı yukarı şöyle der ilan: “Karadeniz’e muhtemelen hayatınızda bir ya da iki defa gideceksiniz, bizi secin ki gittiğinize değsin”. Bu bir iki defa gitmek lafı gercekten canımı sıkar. Aynı tanıtımda Karadeniz’in büyüsüne kapılmaktan, eşsiz doğasından, sıcak insanlarından ya da nefis yemeklerinden de bahsedilir oysa ama hayatta bir kere gidilir nedense, buyuk oranda da doğrudur bu tanımlama. Gidenler memnun kalmayabilir diye düşünmeyin, 1 gunlugune bile giden buyulenir gelir Karadeniz’den. Yaz geldiğinde havalar şehirde nefes alınamaz hale geldiğinde tatil için güneye yani sıcağa gitmez miyiz? Ya da tam tersi kar kış başladığında daha da soğuğa kayak tatiline? Bu çelişkiyi açıklayacak mantıklı bir sebep bulamadığımdan mıdır yoksa kökenlerimin karadeniz ile ilişkisinden midir bilmem bu yaz da soluğu gene Karadeniz de almaya karar verdim. Saydım üstelik hayatımda kaç kere gittim diye, 1-2 ‘den çok daha fazlaydı, ilandaki tezi çürütmenin hazzı da pek bir güzeldi.

Şehir için dizayn edilmiş 3 kapılı dusuk motor hacimli ekonomik aracımın gidebileceği bir rota çizmeliydim. Doğu Karadeniz Dağları’nda dolaşacaktım, Giresun, Trabzon ve Rize sınırlarından geçecektim. Aracımı zorlamamak ve asfalttan uzaklaşmamak hedefimdi ama ilerleyen günlerde arabamı dağ keçileri ile yarıştırır olacaktım.

Giresun Dağlarının Kalkanlı Dağları ile birleştiği noktada Karadeniz’in sahile en yakın zirvelerinden biri olan Sis dağı bulunur. Sis dağı aynı zamanda Giresun, Trabzon ve Gümüşhane’nin kesistiği alanda kalır. Bu iki özelliği yörede dağın ve Sis Dağı yaylasının populer olmasına yetmiştir, ancak bu populerlik ne mutludur ki turistik değil yöresel bir ilgiden kaynaklanmaktadır. Trabzon’un Beşikdüzü, Şalpazarı ve Geyikli ilçeşerini izleyerek keskin virajlı dik yollardan ulaşılıyor Sis dağına. Yolda giderken Karadeniz’e özgü yukseklikle değişen bitki örtüsü çeşitlilğine tanık oluyorsunuz, fındıkla başlayan yolculuk, çam ağaçları, ormangülleri ve yayla çimeni ile sonlanıyor. Tırmanış sırasında yol verdiğim bir ineği güden teyze ile torununa nereye gittiğini soruyorum. “Sis dağı’na diyor. Reyım diyorm zorla kabul ediyor. Torununa da yapması gerekenleri tembihliyor. Yaklaşık 1 saat sonra yaylaya araba ile vardığımızda teyzenin bu 1 saatlik yolu gun boyu yuruyerek cıkacağını anlıyorum. Yaylada evleri varmış ve her sene yazlamak için yaylaya çıkarlarmış. Kışın karla kaplı olmayab sahil şeridinde otlayan hayvanlar yazın geniş otlakların bulunduğu yaylalara çıkarmış, ayrıca sahilin nemli ve bunaltıcı sıcağına karşı yaylanın serin havası ilaç gibi gelirmş. Sis dağının 2382 metrelik zirvesinin hemen altındaki Sis dağı yaylası orada yaşayanlar kadar civar köylerden gelen insanların nefes aldığı, yürüyüş yaptığı bir mesire yeri. Burada baska yerde gormediğim bir yeme içme alışkanlığı var. Sistem şu şekilde işliyor yaklaşık 200 yıldır. Yaylada otlayan sürüden bir kuzuyu seciyorsun ve kasap gereğini yapıyor. Daha sonra yayladaki açık hava kuzinelerinde taze kesilmiş eti kaurup yaylada yiyorsunuz. Bizim gibi eti marketten poşet içinde almaya alışmışlara vahşi de gelse gelenek bu şekilde ve etin tezeliği garanti. Dağa adını veren sis gerçekten yaylanın uzerinde geziniyor, sürekli manzara değişiyor. Bir yerde sis dağılırken diğer yer görünmez oluyor

PAZAR, CİSE, DIRMAC

$ODCU HAFTASI, YAYKA SENLİKLERİ,

TU$LUM KEMENCE

Sis Dağın’dan tekrar sahile inerek Kalkanlı sıralarının eteklerine doğru ilerliyorum. Maçka’dan 17 km sonra Altındere Vadisi’nde, Karadağ’ın dik yamaçları nefis cam ve dere yatakları üzerinde Sümela manastırı vadi yatagından 300 metre yukarıdan tüm heybeti ile beliriveriyor. 385 yılında kurulan bu manastırın o zamanın teknolojisi ile nasıl inşa edildiği kafamı kurcalarken 300 metreye çıkan patikayı yaya tırmanmaya baslıyorum. Manastır’da 1998 yılında baslayan retorasyon çalışması hala buyuk bir titizlikle devam ediyor olmasının gercekten sevindirici. Eşi benzeri olmayan bu yapı dünyanın her yerinden turistleri kendine çekmeye devam ediyor haklı olarak. Sis gene kendini gösteriyor ve manastıra ulaştığımda ne yazıkkı vadi manzarası görmek hayal oluyor.

Karadağ eteklerinden hemen yanıbaşındaki Soğanlı dağına doğru gene sahile inip daha sonra Çaykara’dan içeriye yönelerek yoluma devam ediyorum. Aracım şimdiye kadar beni mahçup etmedi, İstikamet Soğanlı eteklerindeki Sarıkaya yaylası. Bu yayla da turizmden payını almamış çok az insanın bildiği gerçek bir yaşayan yayla. Üstelik giderken yolunuz Uzungöl’den geçiyor. Uzungöl 1090 metre rakımda Holdizen deresinin heyelan yuzunden çöküp tıkanması sonucu oluşmuş ve bu sayede bize de çamların içinde dağların eteklerinde nefis bir manzara miras kalmış. Bölgedeki Arap turistlerin fazlalığı dikkat çekici. Kendimi onların yerine koyuyorum sapsarı çölden sonra yeşilin binlerce tonu ve gürül gürül akan akarsular ile karşılaşmak nasıl bir hisdir onu düşünüyorum. Uzungöl’den yaklaşık 1.5 saat tırmanıştan sonra ki artık asfaltta gitiğimden emin değilim, Sarıkaya’ya varıyorum ama gene Sis’den yaylayı pek göremiyorum. Sis içindeki belli belirsiz camiyi ve köyü seyrettikten sonra donuse geciyorum. Haritama göre Çaykara’ya ulaşan baska bir yol var, değişik yerler görme sevdası ile bu bilinmeyen yola giriyorum. Yaklaşık 2 saat solumda akan dere boyunca 4x4 araçların test parkuru olacak yoldan zavallı şehir ici ekonomik aracımla gidiyorum yavaş yavaş her cukura dikkat kesilerek. Yolda rastladığım bir avcıya ne kadar yolum kaldığını sordugumda yaklaşık 3-4 saat diyor. 1.5 saatte geldiğim yolu 5 saatte donuyorum, dağ başında yolda kalmanın korkusuyla.

“Bildiğin yoldan şaşma” diyen atasözünü kulak ardı etmeyceğime kendi kendime söz vererek Doğu Karadeniz’in en yüksek ikinci dağı Verçenik (3711) zirvesine doğru yöneleniyorum. Fırtına Vadisi boyunca bölgenin eşssiz manzaraları eşliğinde Çat köyüne ulaşıyorum. Geceyi köyde çadırda geciriyorum. Çadırımın tepesindeki tul pencereden parıldayan yıldızları seyrederken uyumak buyuk keyif ancak sabah dogru aynı delikten gece ansızın bastıran yagmurla uyanmak için aynı seyı soyleyemeyceğim. Civarda vadi boyunca Sümela Manastırı misali nasıl ulaşıldığına akıl sır erdiremediğim yamaçlara adeta tutkalla yapıştırılmış bir sürü ahşap konakla karşılaşıyorum. Birine tırmanıp ev sahibi ile konusuyorum. “Burası cennet ne şanslısınız” dememe kalmadan gel burda 1 ay yaşa da şansı anlarsın diyor. “Evden aşağı yola inmek bir dert, çıkmak ayrı dert. Ekmek alacak bakkal saatlerce uzaklıkta. Kışın yollar kapanıyor, yıllık yağış miiktarında Turkiye rekoru bu vadiye ait, yagmura karşı ahsap konakları ayakta tutmak bakımını yapmak oldukça güç. Her sey fizik gucune bağlı, gucten dusersenız doğaya yenilirsiniz. Şanslı mıymısız simdi?” dese de gözlerinde bundan mutlu oldugunu görebiliyorum gene de. Verçanik yaylasına arabanın hemen 2 metre onunden vadiye doğru pike yapan kaya kartalları eşliğinde ulaşıyorum. Gözkyuzu daha mavi burada. Yazın ortasında hava kazaklık. Yayladan yukarılara doğru yururken kafamın içi tertemiz Karadeniz’e hayatta en fazla1-2 kere gelirsiniz diyen tur şirketinin kelamları burada anlamını iyice yitiriyor.Verçenik kartalları yürüyüşünüze eşlik ederken krater göllerinden suyunuzu içiyor her şeyi bıraksam burada yaşayan insanlar gibi hayatımı gecindirebilir miyim hayalleri ile şehir için yapılmış arabama biniyorum dönüş yoluna geçiyorum. Daha gidilecek çok yayla, görülecek çok kartal var hayatta.