Tehdit Altındaki Göl: Tuz Gölü Şereflikoçhisar

This post is also available in: enEnglish (İngilizce)

Tuz Gölü Şereflikoçhisar

Hep uyarır doktorlar üç beyazdan uzak durun diye. Ben bu üçlüyü yıllarca rakı, beyaz peynir ve kavun sandığım için, belki de çok keyifli beslendim yıllarca un, şeker ve tuz ile. Bu üçlüden de aramın en sıcak olduğu her zaman tuz olmuştu, zira yemeğin tadına bakmadan tuz atanlardandım. Unun, şekerin topraktan yetiştirildiği ama tuzun ise gölden geldiği bilgisi henüz ilkokul çocukluğumda hafızaya alınmıştı Hayat Bilgisi dersinden. Gerçi bu masal da olabilirdi, çok da önemli değildi asıl olan yemeğe başlamadan serpecek tuzumun olmasıydı. Türkiye’nin 2. büyük gölünün adı Tuz Gölüydü ve yıllarca Coğrafya derslerinde Van gölü ile birlikte yerini gözümüz kapalı iken bile işaret edebilecek şekilde kazılıydı belleklerimize o ince uzun narin şekli ile.

TUZUN KALBİ – ŞEREFLİKOÇHİSAR:

Yıllar geçmiş tuz ve onun gölü ile ilgili billur yakınlığımız yerini hayat mücadelesine bırakmıştı, bir hafta sonu Ankara üzerinden araba ile Adana’ya gidiyordum. Ankara’dan 150 km sonra başkentin en güneydeki ilçesinde, Şereflikoçhisar’da mola verecektim, hem de haritada siluetinden tanıdığım tuz gölünü uzaktan da olsa seyredebilecektim. Şereflikoçhisar’a yaklaşık 30 km kala uçsuz bucaksız beyaz bir ova gözükmüştü. Görüldüğü zaman insanın aklını başından alan sarsıcı  coğrafyalar vardır: Aklınıza bir kez kazındı mı bir daha o görüntüyü çıkaramazsınız zihinlerinizden. Doğanın heybeti karşısında birey olarak ne konumda olduğunuzu düşünüp tebessüm edersiniz hafiften, yaşadıklarınız donar, anlamını yitirir, asıl olan doğanın ihtişamıdır, o anda da ihtişam Tuz’un Gölü’dür.

Şereflikoçhisar’da yemek yiyecek yer arıyordum, bir esnaf lokantası işimi görecek gibiydi. İçeridekiler ile selamlaşmıştık, belli ki burası “yol geçen hanı” yabancıya alışıktılar. Lokanta sahibi ile laflamaya başlamıştık. “Burası da güneydoğu illeri gibi savaş zamanı kahramanlık gösteren yerlerden mi ki “şerefli” geçiyor isminde” diye sormuştum. “hayır” dedi, “çok şehit vermişiz savaşlarda o ayrı, ama bizim hikayemiz başka” dedi. Anadolu’da çift kalesi olan şehirlere “Koçhisar” denirmiş eskiden, burada olduğu gibi. Şerefli adı ise yöre de zamanında söz sahibi olan Şerefli aşiretinden gelmiş. Buradaki höyüklerden şehrin 5000 yıllık bir hikayesi olduğu anlaşılmış. Bu oldukça heyecan verici bir bilgiydi ve aynı zamanda bu topraklardan Hititler, Asurlar, Romalılar, Persler, Emeviler, Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar geçmişti sırasıyla. Roma döneminde yapılan gölün doğu ve batı yakasını birleştiren kaldırımlı yol zamanında kervanların batağa saplanmasını engellemek amacıyla yapılmıştı ve Şereflikoçhisar ile Haymana yönündeki Kulu ile bir köprü vazifesi görüyordu. Şu anda bu yoldan geriye sadece yol sınırlarını belirleyen mermer sütunlar kalmış. Osmanlı döneminde gölün etrafında doğal olarak oluşan tuz  blokları kırılıp göl kıyısındaki tüccarlara satılırmış. Tuz daha sonra deve kervanları ile imparatorluğun dört bir yanına yola çıkarmış. Şimdilerde de durum bundan pek farklı değil, sadece devenin yerine kamyonlar kullanılıyor.

TUZ ÜRETİMİ:

Yemek sonrası lokantacıya teşekkür edip, Tuzun hikayesini peşinden gitmeye karar vermiş ve Şereflikoçhisar sokaklarında turlamaya başlamıştım. Burası tipik bir Anadolu kasabası görünümdeydi, kendi halinde, sakin, mütevazi ve henüz büyük şehir mimarisi de buralara ulaşmamıştı ne mutlu ki. Sokakta arabaların yanından eşeği ile geçen bir ihtiyar ile yan yana yürümek, sokak aralarında hala evcilik oynayan çocukların sevincine tanık olmak, koyun sürülerinin akşamüstü yollara düşmesi, nedendir bilinmez içimi rahatlatıyordu hala. Buranın Anadolu’nun diğer yerlerinden tek farkı belki de şehir girişinde sağlı sollu sıralanan Tuz işleme tesisleri idi. Kaldırım, Kayacık ve Yavşan tuz yataklarındaki doymuş tuzlu suyun buharlaşması sonrası elde edilen tuzun bir kısmı bu işleme fabrikalarına getirilip, yıkanıyor, kurutuluyor ve paketleniyordu. Büyük bir kısmı ise işlenmeden ve paketlenmeden doğrudan sanayide kullanılmak üzere yola çıkıyormuş. Yaklaşık yılda 1 milyon ton üretim  ile Türkiye’nin tuz ihtiyacının %65 i buradan karşılanıyormuş ve dolayısı ile ilçenin geçim kaynağı tuza dayalı durumdaymış. Son yıllardaki küresel ısınma sebebi ile göldeki su miktarının azalmasından özellikle geçimini göle bağlayan yöre halkı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu maalesef.

Kasabanın biraz dışında gölün beyazlığı üzerinde insan siluetleri gözükmüştü, oraya doğru yöneldim. Kapadokya’dan gelen tur otobüsleri burada mola verip yolculuğu Tuz Gölü üzerinde yapılan yürüyüş ile renklendiriyorlardı. İyi de yapıyorlardı, çünkü bu göl üzerinde yürümek bence Dünyada yapılması gerekenler listesinde en üst sıralarda. Uçsuz bucaksız beyaz, sert tuz zemin üzerinde, bir karış ılık suda, hele de bir de gün batımının ışık oyunlarına denk geldiyseniz dünyadaki en şanslı insanlardan birisiniz emin olun.

TUZ GÖLÜ TEHDİT ALTINDA:

Gölün 1500 km2 alanın en derin yeri mevsime göre değişmekle beraber 110 cm civarındaymış. Bunu duyduğumda gerçekten çok şaşırmıştım. Çünkü karşınızda adeta bir iç deniz var ve buranın her yerinde yürüyebilirsiniz, hatta gücünüz var ise yürüyerek gölün karşı kıyısına geçebilirsiniz demek bu. Ayrıca içi tuz dolu olması nedeniyle bu gölde hiç bir canlının yaşayamayacağını düşünüyor insan doğal olarak, ancak tek hücreli bir canlı var ki bu göldeki tek su canlısı o, adı da “Salina”, rengi pembe. Sular çekildiği zaman tuzların üzerindeki pembe renkli kalıntı, yaşamı son bulmuş Salinalarmış aslında. Su canlısı sayılmasa da suya ayağını değdirmeden yaşayamayanlardan, flamingo (Phoenicopterus rubber), Sakarca kazı (Anser albifrons) Bataklık Kırlangıcı (Glareola prantincola), Suna (Tadorna tadorna), Angıt (Tadorna ferruginea), Çamurcun (Anas crecca), Kılıçgaga (Recurvirostra avocetta), gibi kuşların da durağı ve kuluçka mekanı yine bu gölmüş. Göl, pek fazla beslenme imkanı sunmasa da, etraftaki meralar, ekili alanlar ve bataklıklar beslenme için ideal bir ortam sağlıyormuş bu kuşlara. Ancak susuzluk onları da tehdit ediyor ve gelmez olmaya başlamışlar, belki de göç yollarını değiştirecekler yakın bir zamanda.

Şereflikoçhisar’da verdiğim yemek molası, mola olmaktan çıkmıştı, neredeyse yemek sonrası yeniden acıkmaya başlamıştım. Ama bir molada iki öğün yemek olmazdı, en azından bir gezgine yakışmazdı. Yola koyulmak üzere araca döndüğümde, üzerimde kuruyan tuzların bıraktığı lekelerden siyah pantolon beyazımtırak olmuştu, ama temizlemeye elim varmadı. Belki bir sonraki yemek molasında işe yararlardı.

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?

  • Tuz gölünde yaşayan tek canlı türü Salina isimli pembe renkli tek hücreli bir canlıdır.
  • Çevrede jips ve tuz tabakaları içeren Oligosen formasyonunun bulunuşu gölün tuzlaşmasında önemli bir rol oynamış, ayrıca gölün tabanındaki kaynaklardan da tuzlu sular geldiği tespit edilmiş..
  • Türkiye’nin tuz ihtiyacının %65″i bu gölden sağlanır.
  • Tuz Gölü Lut Gölü’nden sonra %32,9’luk tuz oranıyla Dünya’nın en tuzlu ikinci gölü olma özelliğine de sahiptir.
  • Tuz bir çok ürünün de hammaddesi, günümüzde birçoğu sağlık alanında olmak üzere 14 bin ayrı ürünün imalatında kullanılıyor.
  • MÖ 58 yılında Romalılar, hem askerlerini beslemek hem de Fransızlar’ın tuzla yapılmış körpe sebze turşularını ele geçirmek için Ren nehrini geçerek Galler bölgesini himayeleri altına almışlar

Tuz Gölü Tuz Gölü Tuz Gölü Tuz Gölü Tuz Gölü Tuz Gölü Tuz Gölü

YAZI – FOTOĞRAFLAR: UFUK SARIŞEN

Yorum - Comment

%d blogcu bunu beğendi: