|
EBER Emir Dağları’nın karlı
zirvelerinden esen rüzgârın ıslığına, buza değen kazmanın tok sesi
karışıyor. Çıplak elleriyle kavradığı kazmayı kayıktan uzanarak göl
yüzeyindeki buza savuran Abdullah'ın işi daha yeni başlıyor. Önünde
gölün ortasına kadar kırılacak iki kilometrelik bir buz tabakası
var. Saatler sürecek bir uğraş sonucu “kopak” denilen adalardan
birine ulaşacak.
Kopaklar kalınlaşan kamış köklerinin kıyıdan
kurtulması ve rüzgârın etkisiyle de üzerinde toprak birikip yüzen
adalara dönüşmeleriyle oluşuyor. Abdullah Turunç 40’lı yaşlarda;
güneşin kavurduğu kararmış yüzü, siyah deri ceketi içine giydiği
bağrı açık gömleğiyle ayazın ortasında çalışarak ısıtıyor kendini.
Gerektiği kadar konuşanlardan. Afyon’un Çay ilçesinin Eber
beldesindeki tüm inşaat işleri kendisinden soruluyor: “Kazmayı da
küreği de iyi sallarım” diyor.
Eskiden buzun üstünde yürüyerek gidermiş göle,
ayağına geçirdiği tenekeden yapım kramponlarla. Testereyle buzu
keser, turnasını, sazanını yakalar sonra da buz üstünde pişirirmiş.
Daha sonra bunu geliştirmiş; at arabasıyla buzlu göl üstünde
ilerlemiş. Gene balığını tutmuş, yemiş. Fazlasını da arabaya
yükleyip götürürken buz kırılmış. Atı ve kendini kurtarmış ama araba
hâlâ suyun altında. O günden sonra buz olsa da illa ki kayıkla
giriyor göle, sonra da saatlerce buz kırıyor.
Yılmaz Evran da 60 küsur yaşına rağmen Abdullah
kadar çevik. O da elinde kazma, buzla mücadele halinde. Kumaş
pantolonunu sarı balıkçı çizmelerinin içine atmış, ceketinin önünü
iliklemiş. Gitmeye çalıştıkları kopaktaki “dam” denilen kamıştan
yapılmış ev kendisine ait. Abdullah’la beraber arada kazmayı bırakıp
sac kayığı iki yana sallayarak etraftaki buzu kırıyorlar. Biraz
kazma, biraz sallama, arada da pancar motoru çalıştırarak kaplumbağa
hızıyla hareket ediyorlar. Uzunca, ucu çatallı sopasıyla kayığı
kırılan buzda ilerletiyor Yılmaz Evran. Göle her gün gelip kamış
kesiyor, kesmediği günlerde de yine gelip kopaktaki damında vakit
geçiriyor. Yılmaz Evran’nın damı, gölün ortasındaki yüzen adada;
yaklaşık dokuz metrekarelik bir kulübe. Her tarafı kamışla kaplanmış.
İçinde halı, soba, minderler, kap kaçaktan oluşan eşyalar var. Gölün
tam ortasındaki bu kulübe, etraftaki yerleşimden ve insanlardan
uzakta, doğanın sesiyle baş başa.
Eber Gölü, kulübenin tam karşısında, güneyde
uzanan Sultan Dağları’yla kuzeydeki Emir Dağları arasında kalıyor.
Denizden yüksekliği bin metreye yaklaşan gölün yüzey alanı geçmişte
125 kilometrekareyi buluyordu. Ama kirlilik ve susuzluktan payını
fazlasıyla alan Eber, eski bereketli günlerinden uzaklaştı; neyse ki
son dönemlerde yağışlar imdada koştu ve göl tekrar toparlanma
eğilimine girdi. Afyon’un Bolvadin, Çay ve Sultandağı ilçelerinin
kesiştiği noktada bulunan gölün yerini bilmeyenler, yanından
habersizce gelip geçiyor. Çünkü kamış ve sazlardan örülü duvar bu
güzelliği gizliyor.
Gölün içindeki kamış çayırlarının arasındaki “yolak”
denilen doğal kanallarda, Abdullah Turunç ve Yılmaz Evran, dur durak
bilmeden buzla savaşmaya devam ediyor. Arkalarına bağladıkları aynı
tipte ama ahşap kayıkta iki kişi daha var. Kazım Kanyılmaz,
demiryollarından emekli olduktan sonra Eber beldesine yerleşmiş. Bir
taraftan kırılan buzun kaç saat sonra tekrar donacağını hesaplarken
diğer taraftan kayıktaki arkadaşına sesleniyor. “Hasan, ekmekleri
aldın mı? Aç kalmayalım kopakta sonra.” Hasan Kaymaz ekmekleri almış,
gözü de sürekli bu seneki ekmeğini kazanacağı kamışlarda. “Bak
görüyor musun, hala uçları eğri bunların, bir türlü düzelmek bilmedi.
Seneye inşallah”.
Ucu eğri kamışlar çok fazla bu sene. Sebebi de
iki sene öncesi yaşanan kuraklık sonrası adaların zemine oturması.
Göl tekrar su dolmaya başlayınca adaların yapısı bozulmuş ve
kamışların gövdeleri su içinde kalmış, bu da eğriliği getirmiş. Düz
kamışları seçmek işi yavaşlatıyor. Eskiden olduğu gibi günde 50 bağ
kesmek bugünlerde zor. Kamışın bağı 2,5 TL’den satılıyor. Bir bağ
yaklaşık bir insanın kucaklayacağı kalınlıkta. Hasır otunun ya da
sazın bağı ise daha ucuz; 1 TL. Sonbaharda hasat hasır otuyla
başlıyor, ardından kamışla devam ediyor. İlkbaharda kamış toplamaya
ara veriliyor, çünkü bu dönem sazlıkları kendilerine yuva edinen
kuşların üreme dönemi, onları rahatsız etmemek gerek.
Eber Gölü kenarında 1978’de faaliyete başlayan
SEKA kâğıt ve selüloz fabrikası, 2003’e kadar yöreye bolluk ve
bereket getirdi. Gölden her yıl fışkıran kamış, göl kenarındaki tüm
haneleri geçindirmeye yetti yıllarca. Ta ki göl kuruyup kirlenip
neredeyse yok olana kadar. Bu çevre felaketi sonrası 2003’te SEKA
kapatıldı. Bu arada Bolvadin ilçesindeki köylerde geçimini gölden
sağlayanlar göç yolarına düştü. Daha şanslı olan güney
kıyılarındakiler ise tamamen tarım ve hayvancılığa yöneldi. Kuşlar
göle uğramaz oldu; balıklar, hatta kurbağalar bile yok oldu. Tüm
bunların ardından Eber Gölü’nü ve onu besleyen ama kirlilikle
boğuşan Akarçay'ı kurtarma projeleri hayata geçmeye başladı.
Geçen sene yağan yağmurların da etkisiyle
2009’da Eber, normale dönme yoluna girdi, kamış ve sazlar tekrar
canlandı. SEKA yerine de kamışları çatı izolasyon malzemesi olarak
Hollanda ve İngiltere'ye ihraç eden özel bir şirket köylülerin
kamışlarını toplamaya başladı. Hollanda'dan Türkiye'ye kamış
toplayıp ihraç etmek için gelen girişimci Murat Ergün'ün hayalleri
büyük. İlk önce kendi memleketi Samsun’daki Kızılırmak Deltası’nda
başlamış kamış işine, sonra Afyon'a kadar gelmiş. “Hayalim kamıştan
mamul ekolojik evler imal etmek” diyor. Kamışın nefes alan ideal bir
izolasyon malzemesi olmasından yola çıkıyor. Ergün, bu konuda
araştırma yapmaları için Fransa ve Hollanda'dan ekolojik mimarlar
davet etmiş. Böylece yörenin toprağı ve doğal ürünler araştırılacak,
ardından prototip bir ev inşa edilecek. Gene kamış hammaddeli,
özellikle seralarda ısınma amaçlı kullanılacak katı bir yakıt üretme
projesi de var hayata geçirilmeyi bekleyen. Bunlar yörenin
sosyoekonomik gelişimine katkıda bulunabilecek projeler. Murat Ergün,
bazı köylülerin kamışı kökünden ya da yanlış kesmesinden şikâyetçi;
elinden geldiğince bunun bindiğin dalı kesmekten bir farkı
olmadığını anlatıyor kesicilere. Diğer şikâyetine ise çözüm
bulamıyor; sabahları kahvaltı için aldığı poğaçaların Afyon ayazında
donmasına…
Bolvadin'de “gölcülerin”,
yani geçimini Eber’den sağlayanların oturduğu Ağılönü mahallesinde,
Yastıkçı Veysel'in evinin avlusundan tahta pres makinesinin sesi
duyuluyor. İki oğlu etrafını sarmış. Büyük olan berdi sazından
yapılan yastıkları presleyen makinenin ucunda, yastığın etrafından
dolanacak ipleri babasına uzatıyor. Ufaklık “ben tek başıma da
yaparım” diyor. Veysel
Gökçimen düzeltiyor: “Tek başına nasıl
yapcen, ipi kim tutcek sonra?”
Dikdörtgen şeklinde
hazırlanan yastık içlerine kumaş kılıf geçirildikten sonra, turistik
yörelerdeki şark köşelerini süsleyecek bu berdi yastıkları. Doğma
büyüme “gölcü” olan Veysel'in hayatı kamış ve saz kesmekle geçiyor.
Boş vakitlerinde de yastık yapıyor. Ağılönü’nden kuraklık sebebiyle
80 hane Antalya'ya göç etmişti seralarda çalışmak için ama göl
toparlanınca geri döndüler.
Derekarabağ, Bolvadin'e yakın bir göl köyü;
yaşlı genç çocuk herkes gölde. Diğerlerinin aksine bu köyde kadınlar
da kamış kesiyor. Yıllarca gölde çalışan Seher Teyze, kamış ateşiyle
yanan köy ocağında haşhaşlı ekmeğini pişiriyor. Aslında
Derekarabağlı kadınlar yörede çalışkanlıklarıyla ünlü ama Seher
Teyze yine de yeni nesil kızların tembelliğinden şikâyetçi: “Köyün
dışına kaçmaya çalışıyor hepsi. Benim iki kızım başka köylere kaçtı
gölcü olmamak için.“ Ramazan Amca 61 yaşında, göl donduğu için
bugünlerde kahvede. Tüm ömrünü balıkçılıkla geçirmiş ama son
yıllarda balık bitince gölcü olmuş, bu yaştan sonra kamış kesmeye
başlamış. “Balık tekrar çıksa da kurtulsam kesmekten” diyor…
Derekarabağ, komşuları Yenikarabağ, Ortakarabağ
ve Büyükkarabağ köyleriyle akraba; buralarda yaşayanlar 19. yüzyıl
sonunda Kafkasya’dan, Karabağ'dan gelip yöreye yerleşen Türkmenler.
Göl seviyesi halen yeterince yüksek olmadığından köy, göl kıyısına
oldukça uzak. Anadolu'nun birçok yerinde karşımıza çıkan pancar
motoruyla çalışan, resmi olarak taşıt kabul edilmeyen patpat,
Derekarabağ'da göle ulaşmanın tek yolu.
Hüseyin Kılınç 19 yaşında; yakında evleneceği
nişanlısının evinin etrafında patpatla bir iki tur attıktan sonra
evinde internet üzerinden İngiliz ve Çinli arkadaşlarıyla oyun
oynuyor. Köydeki gençlerin hemen hemen hepsinin evinde internet var.
Gündüz gölde çalışıp gece kahvede buluşuyorlar ya da evde internet
üzerinden dünyaya açılıyorlar. Hüseyin köyden ayrılmayı düşünmüyor:
“Gidersem sadece Hollanda'ya giderim, orada da kamış işi yaparım bir
tek. Ancak AB’ye girersek iş değişir. Gençlerden hiç kimse kalmaz
burada. Gideriz Avrupa'da kamış keseriz.”
Eber beldesinde balık
ağları evlerin önünde çürümesin diye arada açılıp kontrol ediliyor.
Ama balıkçılık şu anda yasak, zaten tutulacak balık da yok denecek
kadar az. Eber Belediye Başkanı Ali Kara,
“göl geri geldi artık, suyumuz var ama balık geri gelmedi” diyor
kederli bir şekilde. Afyonkarahisar Tarım İl Müdürlüğü 2009 yazında
110 bin sazan yavrusunu göle bıraktı; av yasağının amacı da bu
balıkların büyümesine imkân tanımak. Eğer göl suları kirlilikten
kurtulup Eber gelişebilirlerse tekrar balık tutabilecekler. Başkan
“sazana da razıyız ama dişli turna balığını çok özleyeceğiz” diyor,
bu balığın bol olduğu dönemleri özlemle anıyor. “Kuraklık ve
kirlilik insanların bilinçlenmesini sağladı, kaybettiklerinin
kıymetini daha yeni anladılar. Umarım iş işten geçmemiştir” diyor
belediye başkanı.
Eberliler kuraklık sırasında kiraz üretimine
ağırlık verdi. Ancak Avrupa’ya ihraç edilen Napolyon kirazları kısa
bir süre sonra verimsizleşmeye başladı. İşte o zaman anlaşıldı ki
gölden gelen nemin azalması, kiraz kalitesini de etkiliyor. Eber'e
komşu Çayırpınar köyünün muhtarı İbrahim Kıyar, aynı nedenle Afyon
kaymağının bile tehlikede olduğunu söylüyor: “Eber yok olursa
mandaların ihtiyacı olan sulak alan da yok olacak. Göl kaybedilirse
mandacılık da bitecek.”
Gölün kirlilikle
tanışması 1981’te oldu. Bu tarihte kurulan alkaloit fabrikası yılda
50-90 ton morfin, hidrad, kodein gibi afyon ürünleri imal etmeye
başladı. Atıklar da doğrudan Akarçay'a, oradan da Eber'e yollandı.
Aynı şekilde Akarçay kenarında 1983’de kurulan emaye fabrikası da
atıklarını yıllarca göle bıraktı. Son yıllarda arıtma tesislerinin
standartları sağladığını belirten fabrika yetkilileri, artık gölü
kirletmenin söz konusu olmadığını belirtiyor. Ama Bolvadin sanayi
bölgesi atıkları, zirai ilaç atıkları ve tüm yörenin
kanalizasyonları yıllardır göle gidiyor. Gölde, özellikle sıcak
havalarda, atık kokusu dayanılmaz oluyor. Bunca kirliliğe rağmen
yoğun kamış-saz dokusu filtre etkisi yaparak kirliliği bir nebze
olsun gideriyor. Bundan en çok faydayı ise komşu Akşehir Gölü
sağlıyor. Zira iki gölü birbirine bağlayan ve Akşehir'i besleyen
kanala bu sayede nispeten arıtılmış su veriliyor. Eber Gölü, 1992’de
sit alanı ilan edilerek koruma altına alındı. Eber ve Akşehir
gölleri ayrıca “Sıfır Yok Oluş Alanı”; yani bilimsel kriterlere göre
uluslararası öneme sahip olduğu kanıtlanmış ve mutlaka korunması
gereken doğal varlıklar.
Önce dükkân kepenginin açılırken çıkardığı kulak
tırmalayıcı metal sesi geliyor, ardından bu sese yönelen lokantacı,
“ağabey çorba dökeyim mi” diye soruyor. Afyon'un sabah ayazını
atlatmak için güne çorbayla başlamak en iyi çözüm. Kahvaltı sonrası
Mehmet Ali Yenilmez, Afyon il merkezinde çalıştığı döviz bürosunu
yeni güne hazırlamaya başlıyor. Eber Gölü kenarındaki Yakasenek
köyünden askere gitmeden önce ayrılmış, şimdi 35 yaşında. Çocukluk
ve ilk gençliğinin güzel hatıralarını bıraktığı Eber'in hasretini,
köyden gelenlerin döviz bürosuna uğramasıyla gidermeye çalışıyor.
İnternette kurduğu “Eber Gölü Sevdalıları” isimli paylaşım grubunda,
kendisini ziyaret edenlerin getirdiği köy ve gölle ilgili haberleri
güncelliyor bir taraftan. Ertesi gün kendisi gibi Eber'den ayrılan
ve Afyon'da yaşayan arkadaşlarıyla gölde bir gün geçirecekler. Orta
yaşlı bu adamlar, hafta sonu toplanıp çocuk yaşlardaki rutinlerini
tekrarlayacak. Gölde kayıkla dolaşacaklar, kendi tabirleriyle “makarasına”
gölde kamış kesecekler. Eskiden balık da tutarlarmış ama şimdi
balığın eski bereketine kavuşacağı günler için onlar da beklemede.
Eğlenceli günler kadar o günlerden kalan
trajikomik hatıralar da var. Mehmet Ali ve dört arkadaşı 14-15
yaşlarındayken Kocaoğuz mevkiinden göle açılmış, gün boyu gezmişler
dolaşmışlar, balık turmuşlar. Akşamüzeri yorgun argın eve dönerken
kıyıda bıraktıkları bisikletlere binip pedal basacak halleri
kalmamış. Motoru olan biri bir “güzellik” yapmış diğerlerine.
Herkesin bisikletini motorun arkasına bağlamış ve konvoy halinde
yola çıkmışlar. Köye doğru giderlerken Hacı’nın bahçesini bekleyen
dev çoban köpeği havlayarak konvoya saldırmış. Motoru kullanan can
havliyle gazlamış arkadakileri unutup, tüm bisikletler ve
üstündekiler yerde metrelerce sürünmüş. Kimse köpek korkusundan
bisikleti bırakamamış. Sonuçta dört bisiklet ve herkes hurdaya
çıkmış! Kanamayan çizilmeyen yerleri kalmamış ama asıl korku evde
babaya verilecek hesap olmuş.
Mehmet Ali bunları gülerek anlatıyor. Aynı ekip
şimdi bir araya geldiğinde bunun gibi göl anılarını hatırlayıp
saatlerce konuşuyor. Mehmet Ali, hala en az kıyısında yaşayanlar
kadar hassas Eber Gölü’nün durumuna. Çünkü halen en büyük keyifleri
göl, tüm anılar da oradan zaten. Gölde kirlilik olmadığı dönemlerde
kurbağa toplarlarmış geceleri, iyi de kazanırlarmış. “Kurbağasız göl
olur mu, artık kurbağa bile azaldı” diyor. “Kurbağa azalınca
sivrisinek çoğaldı, su yılanları yok oldu, tarlalar fare doldu,
ekinleri, ağaçları yiyorlar. Gölün kuruması, kirlenmesi her canlıyı
etkiliyor. Herkes elinden geleni yapmalı Eber’in kurtulması için.”
Abdullah ve Yılmaz Amca
kopaktan dönüş yolunda rahat, soğuk su kırılan buzları tekrar
dondurmuş ama tabaka çok ince. Kazma sallamaya gerek olmadan kayık
buzu kırarak ilerliyor. Diğer kayıktaki Hasan ile Kazım geceyi
kopaktaki damda geçirecek. Yeterli ekmekleri de var, sobalarına odun
da. Etraf
20 santimetre
buz, kamış kesmek zor ama dam sadece kamış
kesme ya da balık tutma istasyonu değil ki. Aynı zamanda Eberlilerin
tatil evi bir nevi. Bu gece damdalar, sabaha kuş sesleriyle
uyanacaklar. Sonra belki kurbağa senfonisi başlayacak, ardından suda
iki metrelik yılanı kovalarken hızını almayan turna balığı kopağa
çarpıp damı titretecek. Tıpkı eskiden olduğu gibi…
|