|
Bir yazar, atlar, Methois, adanın gerçek sakinleri, manastır, Marta ve Berç, bolca balık, Kalpazankaya, köpekler...
Böylesine samimi bir dün, isimler, insanlar ve nesneler tabi ki aklımda yoktu bir günlük hikayem içerisinde, bir vapurun sağ tarafında kalorifer yanında oturup yolculuğumun gerçekten başlamasını beklerken.
Adalar, 8000 yıl kadar önce suya batmış olan küçük dağ silsilelerinin zirveleri.1846 yılında konulan ilk vapur seferinden beri, önce Kınalıada’ya, sonra Burgaz ve Heybeli adalarına, en son olarak da Büyükada’ya uğranılıyor. Adaların ilk ismi ‘Kızıl Adalar’. Daha sonra II. Justin’in Büyükada’ya M.S.509 yılında kurdurduğu krallık sarayı sayesinde ilk önce Büyükada sonraki yıllarda da diğer adalar ‘Prens Adası’ adını almışlar.
Burgazada’nın ilk çağlardaki ismi güvenli liman anlamına gelen ‘Panormus’, ortaçağlarda ise İskender’in eski generali Antigonos’tan adını alan adaya ‘Antigoneia’ deniyor. Antigonos’un oğlu İ.Ö.298’de boğazların serbestliğini sağlamak için Marmara Denizi’ne geliyor ve babasının adını adaya vererek onu ölümsüzleştirmek istiyor. Piri Reis ise Kitab-ı Bahriye’sinde adaya ‘Burgazlu’ diyor.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde’ki adanın dün’ünde ; sedadi tarzda yapılmış bir kaleden, mamur kiliselerden, tatlı suyu olan kuyulu evlerden, bağlardan, ve bahçelerden bahsediliyor. Bostancıbaşı’ya bağlı olan halkın çoğunluğu Rum.Ada halkının bir de devleti temsilen Yeniçeri yasakçısı var.
Vapur iskelesine bakan meydana vardığımda beni adanın diğer sakinleri olan köpekler karşıladı. Paylaştığım sandviç yüzünden mi, yoksa havanın keyifli bağırtısından mı bilemiyorum, kahverengi olanı siyaha ‘gel, küçük bir eğlence çıkabilir’ diye baktı sanki. O andan sonra Hristos Tepesi (Bayrak Tepesi) olarak belirlediğim ilk durağıma olan yolculuğum iki arkadaşım Gepeto ve Tripod ile geçti. Tripod tek ayağını bir fayton kazası sonucu kaybetmesine karşın beraber geldi benimle.
İskelenin sol tarafına doğru yürümeye başladık.
“Biliyordum ki insanlar beni sevmeyeceklerdi. Balığa çıkacak olsam, ‘koca evi barkı var, ne halt etmeye balığa çıkar? Deli midir? Pay da almaz. Bereket ki anası var, yoksa satar savar sürünür’ diyeceklerdi. Hiçbir zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlaya, rüzgarı, denizi, ağı seve seve, ölümü beklediğimi bilmeyeceklerdi...”
Sait Faik’in gizli dostlarına rastladık. Onlar bihaber son hazırlıklarını yapıyorlardı denize koşabilmek için. Öğrendim ki hem ağ atanların, hem de olta balıkçılarının ellerinin boş dönmesine izin vermiyor Burgazada sahili ve açıkları. Genelde istavrit, lüfer ve çinekop tutuyorlarmış olta balıkçıları. Ağ atmak isteyenler ise Kalpazankaya ve Kumbaros taşı taraflarına gidiyorlarmış. Hatta bir de ilticacıları varmış; Tarzan Hüseyin. O daha zor bir iş olan pavurya avcılığı yaparmış ki; gece vakti sığ sulardaki kaya aralarında elle yapılırmış.
İskeleden ayrılıp, karakolu geçtikten sonra ahşap binalarla ve bahçelerle çevrili, sokaktaki yaprakların çoktan rüzgarın fısıltısına kanıp sarı dinginliklerini kaybettikleri yokuşu aştıktan sonra yavaş yavaş evlerin arasından adanın tepesine doğru sıyrılmaya başladım. Yürüdüğüm yol önceleri beton olsa da sonraları taşlık dağ yoluna dönüştü. Yol boyunca her yanımı kaplamış olan ağaç mezarlığı o günkü inanılmaz işkenceyi ayan beyan gözler önüne seriyordu. Sait Faik’in ‘belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgar, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak, dost olarak bu en iyisi’ dediği dostların mezarında ağır ağır yürüyordum. İnsanlar koşarak gelmişlerdi o gün diğer adalardan belediyenin çağrısı karşısında ‘Burgazada yanıyor. Yardım etmek isteyen vatandaşlar, motorlarla Burgazada’ya götürülecektir.’ lodos nedeniyle saatteki hızı 52 kilometreyi bulan yangını söndürebilmek için. Altıekimikibinüç tarihinde yanan 40 hektarlık alanın bir bölümünde ilerliyordum.Burgazada’nın piramit şeklindeki tepesine ulaştığımda fetih döneminde yıkılmış bir sur ve mezarlığa ulaştım.
Christos Manastırı’ndan kalan harabeler 1603 yılında yapılan kilise ile manastırın izleri. Manastırı esasında Makedonyalı Vasil 866 yılında yaptırmış fakat; IV. Murat ayinler sırasında yakılan ateşler yüzünden İstanbul’daki halkın korktuğunu söyleyerek yıktırmış. 1828 Yunan İhtilali’nde Burgazada’lı H. Hurmuzis manastırın ve kilisenin kalıntılarından buraya bir ev ve şapel yaptırmış. Ölümünden sonra da kilisenin yanındaki mezarlığa gömülmüş. Ve mezarlık Rum mezarlığı olarak kullanılmaya başlanmış.
Tepeden aynı yolu izleyerek adaya indiğimde, yağmur damlalarını cüretkarca evlerin çatılarında, vitrin camlarında, yokuşu bol sokaklarda ve hatta başımın üzerinde hızlı bir itinayla sergiliyordu. Hava ağırlaşacağına, keyifle üşümüş ve hantallaşmış her nesnenin üzerini okşuyordu. Havanın coşkusunu derin bir nefesle içime çektiğimde fark ettim ki; dün ve bugün içiçe geçerken bütün acı anları tepemdeki yağmur alıp götürmüştü sanki, Bizans asilzadelerinin acı çektirilmek üzere sürgüne gönderildikleri ve işkence gördükleri yer bu ada değildi sanki. O insanların gözüyle bakabilmek aynı adaya, aynı gökyüzüne, aynı sokağa mümkün değildi benim için...Gepeto ve Tripod ile Sait Faik Abasıyanık Sokak’ına kadar geldik ve meydanda tekrar buluşmak üzere yollarımızı ayırdık. Aya Yani ve Methodios’un hikayesi ikinci durağımdı.
Methodios Sicilya’da soylu bir ailenin en küçük oğlu olarak dünyaya gelmiş. Gençlik çağlarında büyük ailelerin saraya girmek isteyen çocukları o Konstantinapolis’e geldiğinden o da bu akıma uymuş. Burada tanıştığı bir din adamı sayesinde servetini fakirlere bağışlayan bir manastıra girmeye karar vermiş fakat Ermeni Leon iktidarı sırasında İtalya’ya kaçmış çünkü Leon iktidarı dini yerlerdeki tasvirleri kaldırmak istiyormuş ve tasvirlerin yapılmasını sağlayanlara ve bu tasvirlerin bulunduğu yerlerde ibadet edenlere zulüm uygulamaktaymış. Leon’un katledilmesinden sonra Kekeme Mikhail tahta geçmiş ve Methodios gibi sürgünde olan birçok din adamı geri çağrılmış. Fakat kısa zaman sonra Mikhail’in de tıpkı Leon gibi esasında tasvirlerden nefret ettiği, din adamlarına işkence yapılmaya başlanmasıyla ortaya çıkmış. Methodios ilk önce yediyüz kırbaç cezasına çarptırılmış, sonrasında da sürgüne, Burgazada’ya gönderilmiş. Methodios sadece 2 metre yüksekliğindeki 3,5x1,75 boyutlarındaki bu küçük zindan hücresinde 7 yıl geçirmiş. Efsaneye göre zifiri karanlık hücredeki Methodios’a bir balıkçı ışık sağlayabilmesi için yağ ve yiyecek getirirmiş. Mikhail’den sonra tahta geçen oğlu Theoplios, Methodios’u bir gün karmaşık bir metnin çözülebilmesi için saraya çağırmış. Methodios’un metne dair anlatımından etkilenen Theoplios onu sarayda çalıştırmaya karar vermiş ve patrik olarak atamış. Methodios 846 yılında öldüğünde ise aziz ilan edilmiş. Aya Yani ise Methodios’un kaldığı zindanın tam üzerine, öldükten sonra, Theoplios’un eşi Theodora tarafından yaptırılmış.
Kilise İstanbul’un fethinde ve 1894 depreminde aldığı hasarlar sonucunda iki kez onarım görmüş. Bugün Rum halkın kullandığı cemaat kilisesi olma kimliğini korumaya çalışıyor.
“Babadan kalma ev, anamın sayesinde gürül gürül işliyordu. Artık bütün günümü ve gecemi burada geçirecektim. Kaybettiğim her şeyi; cesareti, sıhhati, iyiliği, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak, belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahup ölümü bekleyecektim.”
1906 yılında doğan Sait Faik’in müze haline getirilmiş evi Aya Yani’den çıkınca diğer durağım oldu. 1954 yılında siroz hastalığına yenik düşerek öldüğü ev 1964 yılından beri Sait Faik Müzesi olarak halka açılmış durumda. Annesi Makbule Hanım tarafından 1955 yılında başlatılan Sait Faik Hikaye Armağanı her yıl bu köşkte veriliyor.
Köşkün kapısına ulaştığımda sabırsızlanıyorum çünkü Sait Faik “Hişt! Hişt!” diye çağırıyor beni; “Nereden gelirse gelsin, dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları... Hişt hişt. Hişt hişt. Hişt hişt.”
Köşk merdivenlerinden çıkıp eski bisiklet zillerini andıran zili çeviriyorum. Orada yaşayan ve eve bakan yaşlı teyzenin ağır aksak adımlarını duyuyorum daha da heyecanlanarak. Kapı açılıyor ve ben Sait Faik’in yaşamına adım atıyorum. Girişte hemen minik bir salon karşılıyor beni. Eski dantel örtüler, rengi solmuş sandalyeler ve koltuklar, camın ardındaki tahta panjur değil görmek istediklerim. Yazdığı yer, uyuduğu yer, zamanının çoğunu geçirdiği yer beni meraklandıran.
Tahta merdivenleri bir çırpıda aşıp üst kata, gerçekte yaşadığı yere ulaşıyorum. İlerde sağda minik bir odaya gidip uzun uzun bakıyorum. Yazılarını yazdığı minik odaya.
“Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım”
Yatak odasına yöneliyorum beyaz hakim yere ve duvarlara, fotoğraflara, camın önündeki ağacın rüzgara boyun bükmüşlüğüne bakıyorum. Boğuk bir hırıltı çıkacak boğazımdan konuşmaya çalışırsam. Kitaplarını tek tek gözden geçiriyorum. Kütüphanesinin benimkine benzeme olasılığının heyecanıyla.Trabzana dokunarak inip merdivenleri, yaşlı teyzeye teşekkür ederek çıkıyorum.
Boğuk bir hırıltı çıkacak boğazımdan konuşmaya çalışırsam...
Yönümü Kalpazankaya’ya doğru çevirip denizi sağ tarafıma alarak ilerliyorum. Ağaçlarla ve otlarla çevrili dar yürüme yolunda ilerlerken sağ tarafta adanın en güzel koylarından birisi dikkatimi çekiyor; Marta Koyu.
Marta alımlı, gösterişli bir balerin. Berç Kazar ise Perşembepazarı’nda hırdavatçılık yapan kendi halinde biri. Evleniyorlar. Bir de oğulları oluyor; Corc. Marta o zamana göre fazla özgür ruhlu. Tek başına uzun yürüyüşlere çıkmayı seviyor, koylarda denize giriyor. Ada halkı meraklı. Marta alımlı. Laflar sözler uçuşuyor havada. Berç duyuyor bunları, Corc da. Kızıyorlar Marta’ya. Ama en ustaca kızgınlığı Marta yapıyor onlara ve bir daha konuşmamak üzere son sözü söylüyor. ‘Artık rahat edersiniz’ diye yazıyor minik bir kağıt parçasına, belki daha fazlasını. Sonra da hapları içiyor.. Bir çeşit ağız payı vermek istediği belki ama o ağız payı adalı için ya Berç? Adalı yaptığına bin pişman en güzel koylardan biri olan Halikya’ya Marta Koyu adını veriyor, bir çeşit günah çıkartma, bir çeşit iç rahatlığı içinde.Ya Berç? Berç Marta’dan sonra vaktinin çoğunu Burgazada’da, kulübesinin önünde, çilingir sofrası ve dostlarıyla geçiriyor. Ta ki seksenine kadar.
Aynı yolda Marta Koyunu tam karşıma alıp oturduğum banktan kalkıp, yoluma devam ediyorum. Arada sırada adanın tek ulaşım aracı olan faytonlar yolu kapatıyorlar atların dörtnala gürültüsü ile. Hatta akşam vakti olduğundan, mesaileri bitmiş dolaşmaya çıkan birkaç sahipsiz at kısa bir süreliğine de olsa yeni yol arkadaşlarım oluyorlar. Kalpazankaya Restaurant’a ulaşıp, yan tarafındaki minik ve sık merdivenlerden aşağıya, sahile iniyorum. Sahile inince dikkatimi ilk çeken denizi ikiye bölen minik kumsalın ucundaki kaya parçası. Koy adını bu kaya parçasından alıyor. Dikkatle bakılınca tepesindeki minik odacık fark ediliyor. Bu odacık kalpazanların sahte paraları sakladıkları yer. Tarihin ilk kalpazanlarının. Aşağıya indiğim merdivenler yardımıyla Kalpazankaya Restaurant’a çıkıyorum. Kızıl renk olan herşeyin içine gömülüyorum karanlığı beklerken elimdeki rakının buzunun içinde. Sonra aralarına katılıyorum, bir yazar, atlar, Methois, adanın gerçek sakinleri, manastır, Marta ve Berç, bolca balık, Kalpazankaya, köpekler...
|