|
ANZAK GÜNÜ
Çanakkale Gelibolu yarımadasında sabaha karşı
saat 05:00 suları, Anzak Koyunda toplanmış Yeni Zellanda ve
Avustralya’dan gelen binlerce genç uyku tulumlarından çıkmışlar,
bazıları hiç uyumamış, bir gece önceden başlayan dev
ekranlardan da izlenebilen anma programını takip etmişler, söyleşileri,
belgeselleri, canlı konserleri izlemişler. Gençler sabahın ilk
ışıma belirtilerinde koydan denize doğru ufka saygıyla bakıyorlar.
93 yıl önce atalarının bu sahile çıkışlarını hayallerinde
canlandırmaya çalışıyorlar. Binlerce kişinin sessizliğini tiz
bir boru sesi ve trompet vuruşu bozuyor birden.Güneş tüm kızıllığı
ile sahile dönük yüzleri aydınlatmaya başlarken “Şafak
Ayini” başlıyor. Anzak torunları şimdi ülkelerinden binlerce
kilometre uzakta atalarının şehit düştüğü bu yabancı
topraklarda güven içinde anma törenlerini gerçekleştiriyorlar.
Sadece kendi askerlerinin değil Türk askerinin de kahramanlıklarını
ve anılarını taze tutuyorlar, özellikle de Mustafa Kemal’in.
1. Dünya Savaşında İngilizler, Türklerin başkenti
İstanbul’u ele geçirmek ve böylelikle Almanların müttefiki
olan Türkleri savaş dışı bırakmak istiyorlardı. Bu şekilde
kendi müttefikleri olan Ruslar’a da Türk karasuları üzerinden
destek verilebileceklerdi. Aylar süren hazırlıklardan sonra müttefik
donanması 18 mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmek
için büyük bir deniz harekatına girişti ve başarısız oldu.
Bu tarih ülkemizde Çanakkale Şehitleri Anma günü olarak kutlanıyor.
Boğazı doğrudan denizden geçemeyeceklerini anlayan ihtilaf
devletleri, Gelibolu yarımadasını işgal ederek Türk savunmasını
devre dışı bırakıp gemilerini rahatca boğazdan geçirmeyi
hedefleyen bir plan yaptılar. İngiliz, Avustralya, Yeni Zellanda,
Hint ve Fransız askerlerinden oluşan ordu Mısır ve Gelibolu yakınlarındaki
Yunan adalarında toplandılar. 25 Nisan 1915 sabahı 2’si Arıburnu
bölgesinden, 5’i Sedülbahir bölgesinden olmak üzere,
toplam 7 koldan çıkartma başladı. Çıkartmanın başladığı
bu gün, Avustralya ve Yeni Zelanda’lılar tarafından Anzak
(Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birlikleri) Günü olarak anılmaktadır.
25 Nisan 1915’’in kasvetli şafak
vaktinde Arıburnu’ndan 100 km uzaktaki Limni adasından yola çıkan
Britanya donanması gece boyunca yol katedip Gelibolu açıklarına
vardıklarında motorlarını susturmuşlardı. Anzak Kolordusu’nu
oluşturan, 1. Anzak Tümeni ve Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni
bu donanmadaki gemilerdeydiler. İlk grupla karaya çıkacak
askerlerin her biri, teçhizatlarını kontola etmişlerdi çıkarma
öncesinde. Bunlar, tüfek, sırt çantası, iki boş kum torbası,
dolu bir matara, mermiliklerinde 200 mermi ve içerisinde ekstra iki
günlük tayın (bir sığır eti konservesi, bir küçük kutu çay
ve şeker ve iri ve sert bisküvi) bulunan iki küçük beyaz çanta.
Saat 03:30’da 36 sandal, üçlü gruplar halinde küçük bir
buharlı tarafından çekilerek, Prince of Wales, London, ve Queen zırhlılarından
ayrılıp, sahile doğru yöneldi. Sandallarda altı bölük asker,
yaklaşık 1.200 asker vardı. Bunlar karaya çıkan ilk askerlerdi
ve kısa bir süre sonra bunları diğerleri takip etti. Çıkarma,
sözde Arıburnu’nun yaklaşık 1,5 kilometre güneyine ve Kaba
Tepe burnunun kuzeyindeki bir plaja yapılacaktı. Ancak, karanlıkta
römorkörler akıntının da yardımı ile yollarını kaybedip,
hep beraber Arıburnu’na yöneldiler. Askerler, Arıburnu’
na yaklaşıldığında yoğun bir Türk ateşi ile karşılaştılar.
Bazıları sandallarda vuruldu, bazıları techizatların ağırlığı
ile boğuldularr. Karaya çıkmayı başaranlar sırılsıklam
bir halde plajın kumdan setinde siper aldılar. Yanlış yere çıktıklarını
hemen anladılar. Çünkü hemen önlerinde çalılık ve dikenlik
dev karanlık bir yamaç uzanıyordu, çıkmayı umdukları plaj
burası değildi. Bir süre sonra çıkarma askerleri Arıburnu’nun
tepelerine ve Haintepe’nin doruğuna doğru toptan hücuma başladılar.
Yokuş epeyce dikti ve tam teçhizat ve tüfekle çıkış çok
zordu. Askerler süngülerini yere saplayıp veya ağaçlara ve köklere
tutunup kendilerini yukarıya doğru çekiyorlardı. Ancak az sayıdaki
Türk savunma birliklerinin direnişi gittikçe güçleniyordu. Gün
boyu çatışmalar devam etti. Gece çöktüğünde Anzaklar
hedeflerinin hiç birine ulaşamamışlardı. Savaş alanındaki
komutanlar sanki daha sonraları başlarına gelecekleri o gün
sezmişlerdi ve geri çekilme önerisi getirdiler. Ancak İngiliz Başkomutanı
General Hamilton sonun başlangıcını şu sözler ile tarihe kazıyordu
“İşin zor kısmını atlattınız, şimdi kendinizi emniyete alıncaya
kadar siper kazın, kazın, kazın”
İhtilaf devletleri tutunmayı başardıkları
yaklaşık 1 km.lik kıyı şeridinde 25 Nisan 1915’den 9 Ocak
1916’ya kadar 8.5 ay savaştılar, onbinlerce kayıp verdiler ve
sonunda geri çekildiler. Savaşın galibi Türklerdi.
Daha sonraları Anzaklar bu çıkarma gününü
her yıl kutlama ve anma törenleri ile ölümsüzleştirdiler. Böyle
bir mağlubiyetin kutlanmasındaki amaç nedir sorusu akla
gelebilir. Anzak Günü, bir zafer günü kutlaması değildir.
Anzak günü, Avustralya ve Yeni Zelanda uluslarının İngiltere’nn
isteği ile girdikleri bu savaşada, hiç tanımadıkları Anadolu
topraklarında verdikleri kayıplar için, “neden” sorusunu
kendilerine sordukları, ulusal bilincin oluşmaya başladığı ilk
günün kutlanmasıdır. Toprakları için savaşan Mehmetçiğin
karşısında, Atatürk’ün ifadesiyle, “mertçe savaşmışlar
ve yenilmişler”, fakat bir millet olmanın bilincine kavuşmuşlardır.
Aslında kutlanan da budur...
Uzak diyarlardan gelip hiç tanımadıkları
Anadolu topraklarında Mehmetciğe karşı savaşan Avustralya ve
Yeni Zelanda askerleri, Mehmetciğin neden bu kadar ısrarla
topraklarını savunduklarını kısa bir süre sonra anladılar.
Mehmetcik de Anzak askerlerinin İngilzler tarafından sömürüldüğünün
farkındaydı. Bu duygular içerisinde iki taraf da çok kanlı mücadeler
verseler de her zaman şu anda olduğu gibi birbirlerine saygı
duydular. O savaşta atılan dostluk tohumları bugün hala bu 3 ülke
arasında devam etmektedir.
Bu savaş, tarihci yazar Dr. Erol Mütercimler’in
deyişiyle, “Gündüz birbirlerine kurşun sıkıp, gece kıt aşları
ile mataralarındaki suyun son damlasını paylaşan, karşılıklı
siperlerden çikolata, sigara, meyve değiş tokuş eden”, yaralı
düşman askerlerini sırtlayıp, karşı cepheye taşıyan; yaralıya,
hastaya kurşun sıkmayan, kaybettikleri arkadaşlarına omuz omuza
mezar kazan, düşmanken dost olan ulusların savaşıdır...
“belki de bu, dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş ve görülmeyecek
“ bir istisna savaştır... Bu savaş, Çanakkale Savaşıdır...”
Avustralya ve Yeni Zelanda uluslarının Anzak Günü’nü
kutluyor, dostlukların devamını diliyoruz.
MUSTAFA KEMAL’DEN ANZAK ŞEHİTLERİNE,
1934 yılında, ki savaşın üstünden henüz 19
yıl geçmiştir ve savaştan dönenlerin hemen hemen tamamı sağdır.
Anma günü nedeniyle o günün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Çanakkale’de
bir konuşma yapacaktır. Konuşma metni bizzat Mustafa Kemal Atatürk
tarafından hazırlanır. İşte bu, Çanakkale Şehitlerine, Çanakkale’de
evlatlarını kaybetmiş bütün uluslara hitaben kaleme alınmış
o ünlü konuşmadır.
“Burada yatan aziz şehitlerimiz! Sizi hürmetle,
saygıyla anıyoruz. Burada rahat ve huzur içinde yatınız. Siz
olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere siper
etmeseydiniz, bu boğaz aşılır, İstanbul işgal edilir, vatan
toprakları istilaya uğrardı...
Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken
kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve
sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun
koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen
analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız
olmuştur... “
İşte bu konuşma dünya basınında geniş yer
bulmuş, çok olumlu tepkiler almış ve uluslar arasındaki dostluğun
pekişmesine vesile olmuştur.
57. PİYADE ALAYI
25 Nisan sabahı top seslerini duyan Mustafa
Kemal Bigalı Köyü’nde bulunan 57. Alay’ı Kocaçimentepe yönünde
harekete geçirdi. Tümü şehit olan 57. Alay’a Mustafa
Kemal’in verdiği emir tarihe geçmiştir.
“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi
emrediyorum. Biz ölünceye kadar gececek zaman zarfında yerimize
başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”
Bu gün, Melburn Müzesinin en müstesna köşesinde
57. Piyade Alay sancağı sergilenmekte olup, altındaki plakette şunlar
yazılıdır.
"Bu alay sancağı , Gelibolu savaş
alanından getirilmiş , ama esir edilememiştir. Çünkü , Türk
ordusunun milli geleneklerine göre , bir alayın sancağı , alayın
son eri esir edilmeden teslim alınamaz. Bu sancak, sonuncu muhafızın
da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalında asılı
olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran
bu Türk alay sancağını selamlamadan geçmeyin"
25 NİSAN 1915’TE MUSTAFA KEMAL
“Conkbayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı
tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze
efradının Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu
gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın
önüne çıkarak: “Niçin kaçıyorsunuz?” dedim. Onlar:
“Efendim düşmandan” dediler. “Nerede?” dedim. Onlar da 261
rakımlı tepeyi gösterdiler.
Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı
tepeye doğru yaklaşmış ve kemali serbestiyetiyle ileriye doğru
yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım,
efrat on dakika istirahat etsin diye ... Düşman da bu tepeye gelmiş
... Demek ki düşman bana benim askerimden daha yakın! Ve düşman,
benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyette düçar
olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemeyi mantıkıye
midir, yoksa sevki tabii ile midir, bilmiyorum; kaçan efrada: “Düşmandan
kaçılmaz” Dedim. Onlar da: “Cephanemiz kalmadı” dediler.
“Cephaneniz yoksa, süngünüz var” dedim. Ve bağırarak
bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na
doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel tabyasının yetişebilen
efradının marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki
emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca
düşman efradıda yere yattı. Beyler işte savaşı kazandığımız
an budur ... 57. Alayın tarruza başlaması öğleden evvel on
raddelerinde idi.
12. TABUR’UN ÇIKARMASI, 25 NİSAN 1915
Gelibolu Yarımada’sına yaklaştığımızda,
destroyerin kaptanı askerlere sessiz olmaları ve sigaralarını söndürmeleri
emrini verdi ve böylece ya Avustralya’ya isim yapacak yada ismini
lekeleyecek karaya doğru yaklaştık. İki tarafımızda loş bir
ışıkta, 3. Tugay’ın kalan kısmını taşıyan diğer
destroyerleri görüyorduk. Eminim ki, pek azımız ilk defa gerçekten
üzerimize ateş edileceğini düşündü ve gece tatbikatlarımızdan
biri gibi gözükmesine rağmen, çok kısa zamanda bunun ne bir sürpriz
parti, ne de ay ışığında yapılan piknik olduğunu anladık.
Saat 04:00’da açılan ilk ateşi duyduk ve saat 04.10'da 200
metre kadar uzakta olan sahilden ilk defa üzerimize ateş açıldı
ve destroyerin kaptanı ‘Askerler, sandallara’ emrini verdi ve
yedekte çekilecek ilk sandal grubundaki askerler hiç tereddüt
etmeden küreklerini aldılar ve yoğun mermi ve şarapnel yağmuru
ve makineli tüfek takırtısı altında plaja doğru kürek çekmeye
başladılar. Albay Clarke, Albay Hawley, Yüzbaşı Northcott,
Binbaşı Elliot, Yüzbaşı Burt, Teğmen Patterson, Teğmen Room,
Teğmen Jorgenson, Teğmen Rafferty ilk grupta çekilen
sandallardaydılar. Römorkörün çekeceği sandalların halatlarını
toplamasındaki gecikmeye rağmen, sonunda sahile doğru yol almaya
başladılar. Çekilecek ikinci grubu hazırlamak için arkamı döndüğümde,
tam önümdeki asker kafasından vurulup yere düştü. Bu ilk
zaiyatımızdı ve hemen sonra bir kaç kişi daha vuruldu. Çekilecek
ikinci grubun hazırlanmasında zorluk çıktı, fakat yanımıza
gelen bir donanma kotrası sayesinde, plaja doğru ilerledik; daha
kotra plaja ulaşmadan 3 asker vuruldu. Plaja ulaştığımızda,
karaya çıkma emrini verdim ve askerler hepberaber atladılar. Bazıları
boyunlarına kadar suyun içindeydi, ayakları yere değene kadar
bir kaç kulaç atmak zorunda kaldılar. Sırıl sıklam bir halde hızlı
yürümek neredeyse imkansızdı ve ben kuru kumlara ulaşıp,
kumdan setin arkasında siper almadan önce iki kere yere düştüm.
Askerlere sırt çantalarını çıkarmaları, silahlarını
doldurmaları emrini verdim ve askerlerin bir kaç saniye
soluklanmalarını bekledim.
Tan henüz ağırıyordu ve ateş edilen tarafa doğru
baktığımızda, deniz seviyesinden yaklaşık 60 metre yüksekte
olan neredeyse dimdik yarlarla karşılaştık. Ateşin büyük bölümünün
bu yönden geldiğini anladığımızda hücumumuzun yönünün
burası olduğu belliydi. Bu yüzden, bir iki dakika içinde
soluklandıktan sonra tırmanmaya başladık.
[Teğmen Ivor Margett’in günlüğü]
KAYIPLAR
Anzakların Gelibolu Yarımadası’ndaki savaşlarda
verdikleri kayıp; 8709 Avustralyalı, 2721 Yeni Zelanda’lıdır.
Fransa ve İngiltere’nin kayıpları ile birikta toplam müttefik
kaybı 44092’dir. Bu na karşın 86692 Mehmetcik Gelibolu’da şehit
olmuştur.
ANZAK KOYU İSMİ
Türk Hükümeti, 1985 yılında çıkartmanın
yapıldığı koya resmen Anzak Koyu adı verilmesini onayladı.
Buna karşılık olarak, Avustralya Hükümeti, başkentin Anzak
Caddesi’nin sonundaki Burley Griffin Gölü’nün bir bölümüne
Gallipoli Reach (Gelibolu Kıyısı) adını verdi. Ayrıca, Batı
Avustralya Eyaleti’nin Albany şehrindeki Princes Royal Limanı’nın
giriş bölümüne, Atatürk Entrance (Atatürk Girişi) adı
verildi.
ANZAK BİSKÜVİLERİ VE HOŞMERİM
Yeni Zellanda ve Avusturalya’da evlerde pişirilen
bisküviler askerlere düzenli olarak gönderilirdi. Bozulmasın
diye içine yumurta koyulmazdı. Yulaf ve şeker kamışı
pekmezinden yapılırlardı. Savaştan sonra bu bisküvilere Anzak
bisküvileri adı verilmiş ve bisküvi pişirilmesi geleneği
günümüze kadar sürmüştür.
Türk kadınları da Gelibolu’da askerlerimize
evde buldukları malzemeleri birleştirerek tatlılar hazırlamışlardı.
Balıkesir ve Çanakkale yöresinde ana malzemesi peynir, şeker,
tereyağı ve un olan tatlılar yapılırdı. Bu tatlılar askere
sunulurken “Hoş mu erim?” diye sorulurduı. Bu tatlı sunumdaki
soru ile bağdaştırılıp zamanla hoşmerim adını almıştır.
UFUK SARISEN
|